Psikiyatr
Psikofarmakoloji Derneği Genel Sekreteri
Psychiatry & Clinical Psychopharmacology ve
Journal of Mood Disorders dergileri Editörü

Muayenehane;
Caddebostan Mahallesi, Bağdat Caddesi Birgen İş Merkezi 226/7, Çiftehavuzlar 34728 Kadıköy / İstanbul
Cep Randevu:   (+90)553-002-2929 - (+90)533-490-0715
E-posta ile randevu almak için tıklayın
Güncel Haberler
Yayın Tarihi 25.01.2017

Psikiyatrinin Son Çeyrek Asrı



Psikiyatri ile ilk deneyimlerim / anılarım Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 1974-1980 yılları arasındaki döneme aittir ve daha o yıllarda psikiyatri ve psikofarmakoloji ilgimi çekmiştir.

Psikiyatrideki serüvenim, daha sonra 1985’de Diyarbakır’daki uzun bir mecburi hizmet dönemimden sonra, GATA Ankara Psikiyatri AD’daki asistanlık dönemimle devam eder. Asistanlığa başladığımda 120 yataklı Psikiyatri Servisinde üç asistan vardı, ben dördüncüsü olarak göreve başlamıştım. Kapalı serviste 60-90 civarında hasta olurdu, beni de oradan başlattılar. Bir anda 30-45 hastanın yükü üstüme kalmıştı. Üstelik daktilo yazmayı bile bilmiyordum. Ayda en az bir kez cuma-pazartesi nöbet, yine hafta içi günlerde ayda 5 nöbet gibi yoğun tempoda çalıştık.

O zaman TUS olmadığından asistanları AD Başkanları belirliyordu. Sonradan radyoloji uzmanı olan bir arkadaşı ikna etmiş, ana binadan çok uzaktaki Psikiyatri Kliniğine getirmeyi başarmış, ana kapıdan sokmuş merdivenlerde tırmanırken–arada sadece 20 basamak ve AD Başkanı Kemal Aydınalp Hocamızın odasına 50 metre kalmıştı ki- bir personel eşliğinde psikotik bir hasta antipsikotik ilaçlardan donuk, robotumsu hareketler ve ağzından salyalar akarak tam bir “zombi sendromu” görüntüsüyle merdivenlerden aşağı iniyordu. Tam biz karşı karşıya gelince, hasta, arkadaşıma “bir zigara versene” der demez, arkadaşım anında yüz üstü geriye döndü ve kendini klinikten dışarı attı ve sanırım bir daha psikiyatri kliniğine gelmedi.

Neyse ki, benden 4-5 ay sonra 4 arkadaş asistanlığa başladı ve yedek subay meslektaşlarımızdan 3 kişi daha geldiği için o zor dönem bitti ve ortalama 15-20 hastamızın olduğu daha iyi şartlarda çalışmaya başladık.

Bu anı bende adeta travmatik bir etki yapmıştır. O dönemde bütün psikotik / eksite hastalar için elimizdeki tek silah hemşireler tarafından bize ‘kokteyl’ diye tanıtılan (Nörodol+ Akineton+ Largactil) ampullerinin karıştırılarak kalçadan yapılması ve bir de yalın EKT’den ibaretti. Henüz ikinci kuşak antipsikotikler (İKA) çıkmadığından, hastalar bu birinci kuşak antipsikotiklerin yan etkileri nedeniyle bir hayli dramatik tablolar gösteriyorlardı: Çenede, boyunda, vücutta distonik kasılmalar, ağızlarından salya akması, okulorijik krizler, geç diskineziler, Parkinsonian postür ve tremorlar, vs manzara gerçekten çok iç karartıcı idi. İşte bu dönemin ardından 1990’ların ikinci yarısından itibaren risperidon’la başlayan İKA çağı bizi bu tablolarda kurtarmıştı ki, yaklaşık bir dekad sonra İKA’in ciddi metabolik yan etkilerinin olduğu, bilhassa CATIE çalışmasıyla tescillenince tüm psikiyatri camiasıyla beraber adeta “güvendiğimiz dağlara karlar yağmış” ve “yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş” gibi bir psikolojk durum yaşadık. Allah’tan tüm İKA aynı yan etkilere sahip değildi. İçlerinde metabolik yan etkileri çok düşük, prolaktini yükseltmeyen, Parkinsonian yan etkileri hemen hemen olmayan aripiprazol, ziprasidon (QTC mesafesi uzatması sorunlu) ve asenapin gibi ilaçların tedavide kullanılmalarıyla hastalarımız/ aileleri ve tabii ki biz psikiyatri profesyonelleri rahat bir nefes aldık. Hastalarımız damgalanmaktan kurtuldu, toplum tarafından yadırganmadan daha fazla toplum içinde tedavilerini sürdürebilir hale geldiler, hayat kaliteleri arttı, antipsikotik ilaçların oluşturduğu metabolik sendrom gibi ciddi yan etkiler minimuma indi.

Ancak hala bu çabalar sürmekte, ancak bazı sorunsallar hala devam etmekte çünkü en fazla tedaviye uyum sorunu olan (nonadherence) hasta grubunu hala psikiyatri hastaları oluşturuyor. Bunun için uzun etkili enjektabl preparatlar, ağızdan emilen antipsikotikler gibi her gün yeni bir açılım ümitlerimizi artırsa da, şizofreninin negatif, kognitif belirtileri üzerine tedavi imkanlarımız hala çok kısıtlı, umudumuz bitopertin, vs yeni ilaçlarda.

Hiç unutmam, 1990 yılında GATA Haydarpaşa’nın 100 kişilik mütevazi toplantı salonunda Psikofarmakolojide Yenilikler Uluslararası Katılımlı Sempozyum-I’in açılış konuşmasını yapan dönemin GATA Haydarpaşa Komutanı Prof. Tuğgeneral Sedat Yürütken’in şu sözleri hep aklımdadır ve beni psikiyatri ve psikofarmakoloji alanında bir şeyler yapmam konusunda hep motive etmiştir: “Benim 40 yıla yaklaşan meslek hayatımda en çok rikkatime dokunan yanık hastalarının görüntüleri ve şizofreni hastaları çaresizliği ile bu alanda çok fazla mesafe alınamamasıdır!” Geriye dönüp baktığımızda çok mesafeler alındı, ama yol daha çok uzun. Kanaatimce yılgınlığa düşmeden, günden güne artan teknoloji ve komünikasyon imkanlarının da desteği ile bu konudaki gayretlerimizi artırmalı, mola vermeden yola devam etmeliyiz…